Bize Ulaşın

     

Sivil toplum, Jakobenler ve devrim

Prof. Dr. Taner TİMUR

Jakobenler, aydınlanma düşüncesinin henüz dar bir elitin sınırlarını aşmadığı köylü bir toplumda, özgürlük ve özellikle eşitlik ilkesini geniş kitlelere yaymışlardır. Onlar sayesinde aristokratik ünvanlar kalkmış ve “vatandaş” sözcüğü genel hitap biçimi halini almıştır. Yine onlar sayesinde rejimin ancak cumhuriyet olabileceği fikri bir “ulusal uzlaşma”(consensus) halini almıştır.

Anti-Jakoben terör

Jakobenler hakkında ne düşünüyorsunuz? Susmayın, onları tanıyıp tanımamanız o kadar önemli değil! Robespierre, Danton, Saint-Just?.. Bu isimler size sempatik mi geliyor? O halde siz bir Jakobensiniz! Otoriteden, şiddetten ve kandan başka bir kanun tanımıyorsunuz.

Son on on beş yıl içinde fikir hayatımızda bir terör estirilmek isteniyor. Despotizme karşı, yani demokrasi için estirildiği sanıldığından kimse bunun da bir terör olabileceğini pek düşünmüyor. Bir düşünce, bir hareket, bir devrim karalanmak mı isteniyor? Onu “Jakobenizm”le nitelemek yeterli. Oysa Jakobenlik nedir? Nerede, hangi koşullarda doğmuş, nasıl örgütlenmiş, nasıl gelişmiştir? Jakoben bayrağını taşıyanlar XIX. ve XX. yüzyıllarda nasıl yorumlanmışlar, nasıl değerlendirilmişlerdir? Bu konular hakkında yazılmış binlerce kitap ve makale var. Jakobenlerin sadece taşra örgütleri için yazılan kitaplar üç yüzü çoktan geçti.(1) Fakat bizde bunların birkaç tanesini dahi incelemeye ihtiyaç duyulmuyor. Barış ve demokrasi abidesi Jean Jaurès, terör sembolü haline getirilmiş Robespierre’e hayrandı. Sık sık, “Jakoben Kulüplerinde olsaydım, Robespierre’in yanında otururdum”(2) derdi. Ona göre “halka olan derin ve ince saygısı dolayısıyla Robespierre büyüktü”.(3)

Bunları bilmeye ve bunlar üzerinde düşünmeye hiçbir gerek yok. Hüküm, bizden uzaklarda çoktan verildi ve şimdi uygulama aşamasında. Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümünden büyük bir rahatsızlık duyanlar, “Terör”ün iki yüzüncü yıldönümünde rahatladılar. Bugün Fransa’da, Solyenitzin’in de katıldığı bir koro, Vendée’li karşı devrimci köylülerin bastırılmalarının bir “soykırım” olup olmadığını tartışıyorlar.(4)

1978’de Fransız tarihçisi François Furet, Fransız Devrimi’ni yeniden “düşünen” bir kitap yayınlamıştı. “Mayıs 68”in onuncu yıldönümünde devrimle hesaplaşan eser, daha sonraları yeni bir siyasal akımın simgesi haline geldi. Bir iki yıl ön ce Solyenitzin, Fransız televizyonundan, bir Rus ikonundan çıkmış izlenimini veren görünümüyle Fransızları “Gulag”la kavgaya çağırmış ve entelektüel çevre lerde bomba gibi patlamıştı. Althusserciliğin soluğunun kesildiği, yapısalcılığın bıktırdığı bir ortamda Solyenitzin’in mesajı kutsal bir çağrıya benziyordu. Aynı mesaj, bu kez bilimsel bir giysi içinde, F. Furet’nin kitabında yinelendi. “Gulag, projenin aynılığı dolayısıyla, terörü yeniden düşünmeye sevk ediyor” diyordu, Furet.(5) Gulag = Jakoben Terörü! Formül cazipti! Fransız tarihçi 1789 Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümünü kutlama komisyonunun başına getirildi. Ve devrim anti Jakoben bir çizgide, Condorcet’nin manevi otoritesi altında anıldı.


Jean Jaurès
 

Türkiye ve sivil toplum

Aynı yıllarda Türkiye 12 Mart cuntasının yaralarını sarmaya çalışıyordu. Demokratik hakları bir türlü sağlama bağlayamayışımız, 1960’ların ATÜB tartışmalarını farklı bir kavram çerçevesinde yeniden gündeme getirmişti. Deniyordu ki, Türkiye’de demokrasinin bir türlü rayına oturamayışı, tarihi mirasımızdan, Osmanlı Devleti’nde “sivil toplum”un bulunmayışından kaynaklanıyor. Bu tezi, 1960’larda belki de ilk kez Şerif Mardin, o kadar da dikkatleri çekmeyen bir kitabında işlemişti (6). Fakat 1980 darbesiyle “Türk demokrasisi” yeniden yok edilince, “sivil toplum” kavramı hızla yaygınlık kazandı.

Sivil toplum çözümlemeleri, Türkiye’de Hegel’e, Marks’a ve onun orijinal bir yorumunu geliştiren Gramsci’ye dayanılarak yapılıyordu. Daha doğrusu ortada somut çözümlemelerden çok bir kavrama ve belli isimlere göndermeler vardı. Oysa 1980’lerde Batıda durum tamamen değişmişti. Mrs. Thatcher’in İngiltere’de, Mr. Reagan’ın da Amerika da iktidara gelmelerinden sonra “sivil toplum” kavramı günlük politikanın jargonu içine girmiş ve M. Friedman okulunun simgesi haline gelmişti. 1980 cuntası Özalizme dönüşürken, bir kısım Türk aydını da yeni bir umutla bu kavrama sarıldılar. Gülnur Savran’ın 1984’te yazdığı gibi, sivil toplum kavramı “artık kabaca ‘yeni liberalizm’ olarak nitelendirilebilecek bir akıma koşut olarak gelişmeye başladı; şimdi tarihi bu çerçeve içinde oluşuyor. Türkiye aydını tam da bu aşamada katıldı ‘sivil toplum’ kervanına”.(7) “Türkiye aydını”? Özellikle bir kısım Türkiye “devrimci”leri!

 

Marks, Urquhart ve Osmanlı sivil toplumu

Türkiye’de “sivil toplum” kavramı, somut çözümlemelerde yetersiz kalıyor, sadece Özalizmin başıboş ve vahşi kapitalizmini meşru kılmaya yarıyordu. Aslında Marks’ın Osmanlı toplumuyla ilgili gözlemleri incelenseydi, epeyce sürprizlerle karşılaşılacaktı. Çünkü bu konuda Osmanlı toplumunda uzun yıllar yaşamış İngiliz liberali David Urquhart ile aynı görüşü paylaşan Marks, Osmanlılarda geniş bir sivil toplum olduğu kanısındaydı. Rejimin despotizmi bununla çelişki teşkil etmiyordu. Marks, Osmanlı devletiyle İspanya arasında önemli benzerlikler saptamış ve bunların diğer Avrupa ülkelerinde olup bitenlerden farkını vurgulamıştı.

XVI. yüzyılda, Avrupa’da mutlak monarşiler aristokrasişehir kavgası üzerine kurulmuşlardı. İspanya dışında “mutlak monarşi, toplumsal birliğin taşıyıcısı bir uygarlık merkezi” olarak ortaya çıkıyordu.(8) Toplumun tüm unsurları monarşi laboratuarında öyle uyumsuz bir karışıma uğradılar ki “şehirler ortaçağdan kalma bağımsızlıklarını ve yerel özerkliklerini burjuvazinin genel üstünlüğü ve burjuva toplumunun egemenliğiyle takas ettiler.”(9) Oysa İspanya’da, eyaletler sistemi merkezileşmeyi ve ortak çıkarların atılımını önledi. Böylece “İspanya, Türkiye gibi, kötü yönetilen ve başında nominal bir hükümdar bulunan bir eyaletler karması haline geldi. Çeşitli eyaletlerde, kral naiplerinin ve valilerin (bir çeşit eyalet ve sancak beylerinin, T.T.) genel kanunu keyiflerine göre yorum biçimlerine göre despotizm çeşidi şekiller aldı.”(10) Marks’a göre despotizm, devletin büyüklüğünden ve gücünden değil, aksine gelişmemişliğinden ve güçsüzlüğünden doğuyordu. Bu konuda şunları yazmıştır: “Doğulu despotizm yerel özerk belediyelere ancak bunlar doğrudan çıkarlarıyla çatıştığı zaman hücum eder; bunun dışında, bu kurumların, kendisini iyi örgütlenmiş bir idarenin zahmetinden ve bir şeyler yapma zorunluluğundan kurtardıkları ölçüde, varlıklarına fazlasıyla hoşgörü gösterir.”(11) Türkiye tarihinde “sivil toplum”un önemli unsurlarını teşkil eden yerel (göreli) özerklikler ve serbest ticaret, XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren ve özellikle XIX. yüzyılda ortadan kalkmaya başlamıştır. Bir yarı sömürgeleşme süreci halini alan Osmanlı merkeziyetçiliği toparlayıcı bir burjuvazi öncülüğünde olmamıştır. Osmanlı ticaretinde müdahaleciliğin ve tekelciliğin Küçük Kaynarca anlaşmasından sonra nasıl hızla arttığını D. Urquhart eserlerinde nedenleriyle birlikte anlatmıştı. Bilindiği gibi bu sürecin sonu Osmanlı Devleti’nin nüfuz bölgelerine ayrılması, fiilen paylaşılması ve Sevr anlaşmasında ifadesini bulmuştur. Buna karşı Milli Kurtuluş Hareketimizin dinamiği ve toplumsal içeriği ne olmuştur? Fransız Devrimi’yle ve Jakobenizmle benzerlikler (ve ayrılıklar) bu noktada ortaya çıkıyor ve bu bağlamda irdelenmelidir. Fakat bunun için önce Jakobenler ve temsil ettikleri idealler hakkında kısa bir açıklama yapmamız gerekiyor.

 

Breton Kulübü

Jakobenler ilk kez Versay’da kurulan Breton Kulübü ile varlıklarını ortaya koymuşlardı. Fakat asıl Jakoben tarihi, kulübün 1789 sonbaharında Paris’e taşınmasıyla başlar. Jakobenlerin Fransız Devrimi’nde oynadığı rol ile ilgilenenler hareketin gelişimini dönemlere ayırarak ele almışlardır. Bunlar üzerinde durmadan, Jakoben tarihi ile ilgili belgeler konusunda tarihçilerin karşılaştıkları bir soruna işaret edelim. Jakobenlerle ilgili belgeler ilk kez ihtilalin yüzüncü yıldönümünde bir araya getirilmiş ve altı cilt halinde yayınlanmıştı. Bu çalışmayı yapan tarihçinin “belge eksikliklerinin veya daha ziyade belge dağınıklığının, Devrimin ocağı olan ünlü derneğin bağnazlıkla nitelenmesinde bir ölçüde rol oynadığını” (12) belirtmesi ilginçtir. Özellikle Paris Jakobenlerinin toplantılarının tutanaklarının kaybolmuş olması önemli bir eksikliktir. Bu yokluklar tartışmaların siyasi ve hissi niteliğini artırmıştır. 1917 Sovyet Devrimi, Jakoben mirasına sahip çıkarak XX. yüzyıldaki araştırmalara damgasını vurmuş ve sosyalist devrim “Jakoben yöntemlerle” burjuva devrimini tamamlayan bir halka sayılmıştır. Siyasal hırsların nesnel çalışmaları etkilediği bir ortamda tüm sosyalizm düşmanları Jakoben tarihini, 5 Eylül 1793’te terörün “gündeme gelmesi’’nden 9 Temmuz (Termidor) 1794’te Robespierre’in giyotine gidişine ve 1794 sonunda Jakoben Kulübü’nün kapatılmasına kadar süren terör dönemine indirgemişlerdir. Aslında Devrim’in başlangıcından itibaren terör ortamını yaratan toplumsal nedenler vardı: Daha 1789 Eylülünde Toulon’un İngilizlere teslim olarak bir ihanet örneği vermesi, daha sonra hanedanların ve aristokrasinin bir kısım köylüleri de sürükleyerek bir komplo cephesi oluşturmaları Fransız halkını son derece kızdırmış ve tahrik etmişti. Bu bağlamda, başta Robespierre olmak üzere Konvansiyon’a egemen olan Jakoben liderler, aslında, terörü legalleştirerek ve radikalleştirerek çok daha korkunç olabilecek bir halk terörünü önlemek istiyorlardı.(13) Terörün radikalliği kısa sürmesine yol açacaktı. Bu mantık, bilindiği gibi devrimci terörün kendi çocuklarını yemesine yol açmıştır. Jakoben terör, Marx tarafından, köylü ve pleb temelli toplumsal içeriği göz önünde bulundurularak “Bonapartist” diye nitelenmiştir.(14) Aynı olguyu Tocqueville’den Furet’ye kadar Fransız liberalleri “Fransızların ‘despotizm’e eğilimleri” (15) bağlamında değerlendirmişlerdir. Fakat Jakobenizmin siyasal iktidara katkısı bir bütün olarak farklı bir şekilde değerlendirilmiştir. 1840 ile 1852 arasında Fransız Devrimi’ni yakından inceleyen Marx “sonunda Jakobenlerin demokratik diktarörlüğünde, halkçı ve ilerici bir devrim olarak burjuva devriminin özünü buldu.”(16) Daha sonraları Devrimin savunmasına, onda Fransız kimliğinin bir parçasını bulan milliyetçi düşünürler de katıldılar.

Fransız Devrimi’nde terör döneminde, bir İngiliz araştırıcısının bulgularına göre, 40.000 kadar kişi ölmüştür.’(17) Bu rakam bizzat halkın yaptığı kırımın kurbanlarını da içeriyor. “Kanuni terör”ün, yani insanların yargılanarak asılmaları sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı ise, aynı incelemede 16.594 olarak gösterilmiştir. Bu rakamların daha sonraki karşı devrimlerin ve kırımların vahşetine oranla hayli ölçülü oldukları söylenebilir.

Sadece 1789 ile 1791 arasında bin kadar Jakoben Kulüp ortaya çıkmıştır. 1794’te kaç kulüp olduğuna dair kesin bir bilgi olmayıp, tahminler 3097 (L. Cardenal) ile 6000 (C. Brinton) arasında değişmektedir.
 

Fakat egemen sınıfların devamlı olarak yaydıkları devrim korkusu ve devrim paniği gerek mutlakiyetçi rejimlerin kronik zulmünü gerekse daha sonraki baskı rejimlerinin kırımlarını ikinci plana atmıştır. Oysa Jakoben yönetimin, mazur gösterilmesine olanak görmediğimiz “diktatörlüğü”ne ve terörüne karşılık bir de “demokratik” yönü vardı. Bu demokratik yön nasıl somutlaşmıştır?

Breton Kulübü’nün Versay’dan Paris’teki Jakoben manastırına taşınarak Jakoben adını aldıktan sonra hızla örgütlendiğini görüyoruz. Gerçekten sadece 1789’la 1791 arasında bin kadar kulüp ortaya çıkmıştır. 1794’te kaç kulüp olduğuna dair kesin bir bilgi olmayıp, tahminler 3097 (L. Cardenal) ile 6000 (C. Brinton) arasında değişmektedir.(18) Başlangıçta “Anayasanın Dostları Derneği” adını taşıyan kulüplere daha sonra, bazı bölünmeler sonucu, “Eşitlik ve Özgürlük Dostları” da eklenmiştir. Fransa’daki tüm Jakobenleri C. Brinton 1793’te 500.000 kişi olarak değerlendiriyor. Araştırıcıya göre bunların % 45’i küçük burjuva (zanaatkâr ve dükkan sahibi); % 24’ü memur, hukukçu; % 10’u bağımsız köylü idi. Aralarında az miktarda da tüccar ve işçi bulunuyordu.(19) Bu toplumsal içerik programlarını da belirlemiş ve Jakobenler giderek demokratikleşen ve sonunda aktif pasif vatandaş ikilemini yadsıyarak “genel oy” ilkesini halka maletmeye çalışan bir konuma gelmişlerdir. Jakobenler, aydınlanma düşüncesinin henüz dar bir elitin sınırlarını aşmadığı köylü bir toplumda, özgürlük ve özellikle eşitlik ilkesini geniş kitlelere yaymışlardır. Onlar sayesinde aristokratik ünvanlar kalkmış ve “vatandaş” sözcüğü genel hitap biçimi halini almıştır. Yine onlar sayesinde rejimin ancak cumhuriyet olabileceği fikri bir “ulusal uzlaşma”(consensus) halini almıştır. Muhafazakâr çevrelerin de katılımıyla çok küçük bir monarşist azınlığın dışında Jakobenlerin baş sloganı “Cumhuriyetçilik”, bugün Fransız kimliğinin temel ilkelerindendir. Oysa 1789’da Fransa’da Cumhuriyetçi yok gibiydi. Camille Desmoulins “14 Temmuz 1789’da Paris’te belki biz Cumhuriyetçiler on kişi bile değildik”.(20) diyordu. 1791 Haziran’ında Kral Varennes’e kaçınca dahi “cumhuriyet”in adı geçmemiş, kralın kaçırıldığı söylentileri yayılmıştı. Bütün bunlar Jakobenlerin Devrim yıllarında demokratik ve cumhuriyetçi ilkeleri nasıl yaydıklarını ve çağdaş Fransız siyasal kültürünü nasıl ürettiklerini gösterir. Bununla beraber Jakobenlere kaşı tutum son iki yüzyıl içinde “Devrim”e karşı tutumun işlevi olarak dalgalanmalar göstermiştir. Bunun son örneği 1968’de dünya ölçüsünde esen devrim dalgasının bastırılmasından sonra, egemen sınıfların ve sözcülerinin yaydıkları devrim düşmanlığıdır.


1789’da Fransa’da Cumhuriyetçi yok gibiydi. Camille Desmoulins “14 Temmuz 1789’da Paris’te belki biz Cumhuriyetçiler on kişi bile değildik” diyordu.

Kemalizm ve Jakobenizm

Türkiye’de de Türk Devrimine sistematik bir eleştiri kampanyasına zemin hazırlayan uluslararası kökenli nedenler burada aranmalıdır.

Türk Devrimi’nin Fransız Devrimini ve Jakobenleri örnek aldığı ve Atatürk’ün şiddet kullanımını ve İstiklal Mahkemelerini de göz önünde bulundurarak kıyaslamalara girdiğini başka bir vesileyle göstermiştik.(21) Burada, gün ve gündem gereği, şu soruyu sormakla yetinelim. Kemalistler Jakoben miydi? Eğer öyleyse, bu Kemalistlerin bir ayıbı mıdır?

Kemalistlerle Jakobenler arasındaki benzer noktalar açıktır. Kemalistler de Jakobenler gibi uluslarının yarancısı olmuşlar ve paradoksal bir biçimde bir demokratik diktatörlük uygulamışlardır. Rejimin şiddete başvurmasına rağmen, hukuken iktidar tekeline sahip bir hanedanı tasfiye ettikleri için, toplumsal açıdan demokratik bir işlev görmüşlerdir. Ne var ki toplumların, kendi çağlarıyla orantılı olarak, gelişme düzeyleri farklıydı. Fransız Jakobenlerinin arkasında Aydınlanma düşüncesinin birikimi ve evrensel ilkeleri vardı. Kemalist Jakobenlerin arkasındaki siyasal ve kültürel miras ise yarısömürge konumunda ve işgal altında bir ülke ile şoven bir Türkçülüktü. Kemalistler, hiç de sorumlu olmadıkları bu tarihi handikabın yükünü taşımışlar ve Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, bunlara karşı da savaşmışlardır. Bu nedenle Kemalistler belki de Jakoben oldukları için değil, olamadıkları ölçüde eleştirilebilirler. Bunun tarihi ve toplumsal kökenlerinin açıklanması ayrı bir konudur.

P.S: Altı Yıl sonra: Vovelle’in söyledikleri...

Altı yıl önce yazmış olduğum bu yazıyı yeniden okuyunca, güncelliğini hemen hiç kaybetmemiş olduğunu düşündüm. Jakobenliğin, kasten cuntacılıkla karıştırıldığı bu dönemde, yanlış anlamaları önleyecek bazı düzeltmelerle ve bu konuda kısa bir süre önce yayımlanan önemli bir esere dikkati çekmek amacıyla tekrar yayımlanmasında yarar olacağını sanıyorum.

Tüm XIX ve XX. yüzyıllarda Jakobenlik, ana hatlarıyla, devrimci solla liberaller ve tüm muhafazakarlar arasında tartışma konusu olmuştu. Son yirmi yıl içinde ise antiJakoben hücum belli bir “küreselleşme” ideolojisi bağlamında yoğunlaşmış, Sovyet Sisteminin çöküşünden sonra da bir “fikir terörü “ne dönüşmüştür. Ancak bu arada tarihi referanslarından koparılmış aldatıcı bir formül, ideolojik bir slogan statüsüne indirgenmiştir. Bu dönemde Jakobenlik artık antidemokratik yollarla (şiddete başvurarak) kurulmuş tüm keyfi yönetimlerin adı haline gelmiştir. Türkiye’de de, özellikle 12 Mart ve 12 Eylül Cunta yönetimleri, Kemalizm’i bayrak yaptıkları ölçüde, böyle bir kullanıma elverişli bir ortam sağlamışlar ve “Jakobenliği savunma” gizliden gizliye askeri bir rejim arzulama şeklinde sunulmaya başlanmıştır. AntiJakoben polemikçiler bununla da kalmamış, “demokrasi” sözcüğüne sığınarak yürüttükleri demagojilerini 1923 Devrimi’ne kadar uzanan bir karalama kampanyasına dönüştürmüşlerdir. Burada bu konuların ayrıntılı bir tartışmasına girecek değilim. Sadece ünlü bir Fransız tarihçinin bu yıl Jakobenlerle ilgili olarak yayımladığı bir eserden, hem yukarıdaki makalemde değinmediğim bazı noktaları aydınlatan hem de yerli antiJakoben Don Kişot’larımıza yanıt teşkil edecek bazı bilgilere göndermeler yapmak istiyorum. Sorbon Üniversitesi profesörlerinden Michel Vovelle “Jakobenler” başlıklı eserinde (Les Jacobins; de Robespierre â Chevenement; Paris,

 

Ed. Decouverte, 1999) esas itibariyle, Jakobenliğin özgül niteliğini ortaya koyuyor ve bu akımın Batı tarih yazımı içindeki serüvenini özetliyor.

Vovelle, “köylüşehirli ittifakının, bir kısım burjuva kadroların da katılımıyla Jakobenliğin “stratejik anahtarı”nı oluşturduğunu söylüyor ve bu hareketi “sonuna kadar devrimcilik” olarak niteliyor. Bu bağlamda, Bonapartizmden ayırdığı Jakobenliğin sadece Fransa’ya özgü bir hareket olarak kalmadığını ve tüm Avrupa’da, ülkelerin yerel geleneklerine göre şekillenen devrimci gurupların doğduğunu anlatıyor: İngiliz ve İrlandalı Jakobenler, Almanya, Belçika, İsviçre, Polonya Jakobenleri vb. devrimciliğin evrensel boyutunu oluşturuyorlar.

Marks’tan Lenin’e oradan da Gramsci’ye uzanan Jakobenizm yorumlarına paralel olarak Vovelle, Stendhal, Flaubert, George Sand gibi romancıların “Jakoben” kahramanlarıyla ilgili açıklamalar da yapıyor. Ayrıca, anarşist eğilimi dolayısıyla, Jakobenizme karşı çıkan Prudhon’un bu konudaki fikirlerini de öğreniyoruz.

Sovyet Devrimiyle özdeşleşen ve adeta altın çağını yaşayan Jakobenizmin Soğuk Savaşla birlikte ağır hücumlara uğradığını ve gözden düşmeye başladığını görüyoruz. Vovelle bu konuda en etkili eser olarak Jacob Talmon’un “Totaliter Demokrasinin Kökenleri “(The Origins of Totalitarian Democracy, 1951) başlıklı eserine gönderme yapıyor. 1968’de tekrar gündeme gelen ve birkaç yıl büyük umutlara yol açtıktan sonra, karşıdevrimin ağır basmasıyla inişe geçen Jakobenizmin, zaten devrimci yönü kalmamış bir Sovyet sisteminin çöküşünden sonra ve “küreselleşen” bir dünyada tamamen olumsuz bir referans haline geldiğini vurguluyor. Yazar bu dalgaya katılıyor mu? Bu soruya eserin sonuç bölümünün son paragraflarını aktararak yanıt vereceğiz:

“Devrim ve İmparatorluk dönemlerinden miras kalan Jakobenler, Jakobenizm terimlerinin ürkütücü muğlaklığı, hayranlık ve karalama arasında bölünmüş bir bellek düzeyinde, sonuç olarak, Devrim ve devrimin demokratik ideali için seferber olmuş kolektif bir enerjinin anısını sürdürüyor. Herkes onları kendi tutumlarına uydurduğu için, Jakobenlik hem cumhuriyetçi parti savaşçılarının rüyalarını hem de bu belleği özümleyen devrimci hareketin kuramcılarını ve eylemcilerini besledi. Geçen yüzyıl sonu radikalizmlerinin burjuva Jakobenliği, hedeflerine ulaştığı için gevezeliğe dönüşürken,

XX. yüzyıldaki Devrimin hizmetinde Jakobenlik ikinci bir nefes kazandı ve yer yer de suistimal edilerek tek parti egemenliğindeki bir sınıf diktatörlüğünün referansı haline geldi. Şimdi Jakobenlik bu tarihi ‘şans’ın acı parsalarını topluyor ve günümüzde Jakoben olduğunu söylemek için hayli cesur ve inatçı olmak gerekiyor. Pek az kişinin hala Fransız Devriminden ‘öncelikler (ilkler)’ devrimi olarak söz etme riskini aldığı bir dönemde tarihi Jakobenliğe ihtiyatlı bir sığınış bu bakımdan çok anlamlıdır.”

“Yine de! Bütün bu mirastan sadece kolektif bir dünyayı değiştirme iradesi ve bu amaçla bireysel iradeleri dev bir cömertlik ve uyumlu eylem çabasına dönüştürmek anısı kalsa dahi, Jakobenlik, yanıt veremeyeceği bütün beklentilerden soyutlanmış bir halde, yüceltici bir tecrübenin anısını koruyor. Ve insan, bir zamanlar Jaurès’in Robespierre’in yanına oturmayı düşlediği Jakoben sıraların yanında bize de küçük bir yer kaldığını umut etmekten kendini alamıyor.”

 

Dipnotlar:

  1. 1982’de yapılan bir incelemeye göre Jakobenlerin taşra örgütlenmesi hakkında 325 kitap yazılmıştı. Bk. Michael L. Kennedy; The Jacobin Club in the French Revolution;

Princeton University Press, 1982. S. VII.

  1. MAINTENANT, Gerard, Les Jacobins, Paris, PUF, 1984. S. 126.
  2. JAURÈS, Jean, Histoire Socialiste de la Revolution Française; Paris. 1970. Cilt IH, s. 371.
  3. Globe Hebdo; 21-27 1993. Solyenitzin’in düşünceleri için bkz. Le Monde, 25 Eylül 1993
  4. FURET, François, Penser la Re’volution Française; Gallimard, 1978.
  5. MARDİN, Şerif, Din ve İdeoloji, 1983 (ilk baskı 1969) s. 79.
  6. SAVRAN, Gülnur, Sivil Toplumun Eleştirisi; Yapıt, Temmuz, No: 5, s. 31
  7. MARKS, K., Oeuvres Politiques (La Revolution Espagnole); Cilt: 8; Paris, 1930. S. 123.
  8. Aynı eser; s. 124.
  9. Aynı eser; s. 125.
  10. Aynı eser; s. 125.
  11. AULARD, F.A., La Societe des Jacobins; Recueil de Documents; Paris, 1889, Cilt:I, s. 1.
  12. JAURÈS, J., age. Cilt: 6, s. 502.
  13. SOUBOUL, A., Dictionnaire Critique de la Revolution Française; Paris, PUF, 1989. S. 1024.
  14. Aynı eser; s. 1024.
  15. SOBOUL, A., age. C. Mazauric’in yazdığı Terör maddesi.
  16. GREER, Donald, The Incidence of the Terror Cambridge, 1935. during the French Revolution: A Statistical Study;
  17. KENNEDY, M.L., age. s. 299. Dayanılan kaynaklar: Louis de Cardenal; La Provincependant la Revolution, Paris, 1929. Crane Brinton; The Jacobins: An Essay in the New History; Harvard, 1930.
  18. SOBOUL, A., age. C. Mazauric’in Jakobenler makalesi.
  19. BADINTER, R., La Longue Marche des Citoyens; Le Nouvel Observateur, 15 Nisan 1993.
  20. TİMUR, T., Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Yayınlan, 1993. S. 55,57, 69, 70.

* Bu yazı Mülkiye dergisinin XXIII. cildinin 219. sayısından alınmıştır.