Temel bilimden teknolojik ürüne: 2018 Nobel Fizik Ödülü’nün çağrışımlarından

Prof. Dr. Müge BOZ
Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi

Başlarken
Başlangıcı 20. yüzyılın ilk çeyreğine uzanan Nobel fizik ödülleri, yüksek enerji fiziği, kozmoloji, katı hal fiziği, nükleer fizik, lazer fiziği, astrofizik ve fiziğin diğer alanlarında çığır açan bilimsel araştırmalara taraf olan bilim insanları arasında paylaştırılmaktadır.

Aradan geçen 117 yılın ardından, 2018 yılının Nobel ödülüne lazer fiziği alanında öncü çalışmalar yapan üç bilim insanı layık görülmüşlerdir. Bu konuya ilişkin bir yazının kaleme alınması gündeme geldiğinde, yazarın tercihi öncelikli olarak, uygulamaları pek çok alana yayılan ve yarattıkları yaygın etki ile insanların yaşam kalitesini artıran lazer ve benzeri teknolojik ürünlerin kökenindeki temel bilimsel araştırmaların öneminin vurgulanması, sonrasında lazer fiziğine giden yoldaki gelişmelerin aktarılması sürecinde, özellikle de konuya aşina olmayan ancak bilime meraklı okuyucuya yönelik olarak, ödüle gerekçe teşkil eden eserlerin teknik detaylarına girmekten kaçınılması yönünde olmuştur. Bu doğrultuda, bir sonraki aşamada özellikle de bir yüksek enerji fizikçisinin bakış açısıyla temel düzeyde bilgilere yer verilirken, tarihsel sürecin öneminden hareketle sadece lazer fiziği kapsamında değil fiziğin başka alanlarında da insanlığın hizmetine sunulmuş eserlerin arka planındaki gelişmelere dikkat çekilmesi hedeflenmiştir. Yazının son iki bölümü 80’li yıllarda lazer fiziğinde yapılmış olan öncü çalışmaların sahipleri ve dolayısıyla da bu seneki Nobel serüveninin kahramanları olan üç bilim insanı ile genel olarak fizikte Nobel ödülleri kapsamında ilginç detaylara ayrılırken, ana tema bağlamındaki bütünlüğün sağlanması açısından bilimi bir yaşam biçimi olarak benimseyen bilimcilerin karakteristik özelliklerine de kısaca değinilmiştir.

Temel bilimden teknolojik ürüne
İnsanın yaşamını sürdürülebilmesi gereksinimiyle ortaya çıkan bir bilgi arayışı olarak başlayan bilim, bilgi edinme (doğayı gözlemleme, sorgulama ve meraklarını giderme) süreçleri ile paralel olarak gelişmiştir. Bilim insanlarının bilgi edinmeye yönelik faaliyetleri deneyler ve matematiksel gösterime dayalı araştırma yöntemleri ile temel bilimsel araştırmalardır. Esasında, yeni bilgilere ulaşılmasının yolu da budur. [1]

Yeni bilgilerle yeni ürünler üretilmesi çerçevesinden değerlendirildiğinde, 20. yüzyılda gerçekleştirilen pek çok keşif, bilimin insanlığın hizmetine sunduğu armağanlardır. İnternet, transistor, lazer gibi teknolojik ürünler insanların yaşam biçimlerinde radikal değişikliklere yol açtıkları gibi, yarattıkları yaygın etkilerle yaşam kalitesini de artırmışlardır. Ancak, bu çığır açan teknolojik buluşların arkasındaki temel bilimsel gelişmelerin hiç göz ardı edilmemesi gerekir. Şöyle ki bu ürünlerin hepsinin temeli, 1897’de J. J. Thomson tarafından keşfedilen elektron için geliştirilmiş kuantum teorisine, yani elektronun kuantum teorisine dayanır. [2] Bu çerçeveden değerlendirildiğinde, kuantum bilişim, kuantum bilgisayarları gibi yenilikleri içeren ve günümüzde bilgi ve iletişim teknolojileri olarak anılan devrimin omurgasını oluşturan kuantum teorisinin düşünsel ve teknolojik olarak 21. yüzyıla da damgasını vurması doğaldır. Hiç kuşkusuz bu gelişmelerin arkasındaki kararlı sıra dışı insanların hikâyelerinin, başarının sırrı ile geleceğe yönelik umutların canlı tutulabilmesi doğrultusunda, genç nesillere önemli ipuçları vermesi gerekir.

Kuantum teorisinin kurucu babaları sayılan dâhi bilim insanlarının 20. yüzyılın ilk yarısında art arda layık görüldükleri Nobel fizik ödülleri (Planck-1918, Einstein-1921, Bohr-1922, de Broglie-1929, Heisenberg-1932, Schroedinger-Dirac-1933) pek çok yeni düşünce biçimi ile yeni kavramı içinde barındıran kuantum teorisinin mikro evrenin anlaşılmasına yönelik başarısının birer göstergesidir.

Esasında, 20. yüzyılın başında temel amaçları sadece evrenin temel işleyiş yasalarını anlamak olan bu seçkin bilim insanlarının çalışmalarının başarısı, pek çok yeni araştırma alanının ortaya çıkmasını sağlayan temel yapı taşları olarak, bilimin gelişim süreci içinde kalıcı izler bırakmalarında saklıdır. Tarihi bağlamda en önemli bilimsel eserlerden biri sayılan Principia’yı insanlığın hizmetine sunan bir başka seçkin bilim insanı Isaac Newton’un henüz 17. yüzyılın ikinci yarısında Robert Hook’e yazdığı bir mektupta dile getirdiği ve artık çok iyi bilinen “ileriyi görebildiysem bunu devlerin omuzlarında yükselerek kazandım” sözünün ne kadar doğru bir tespit olduğu gerçeği ile zaman içindeki geçerliliği bu noktada daha iyi anlaşılmaktadır. Zira, tarihsel süreç içinde bilim insanlarının hemen her birinin omuzlarında yükseldiği kuramsal, deneysel/gözlemsel süreçler olduğu aşikârdır.

Merak, gözlem, araştırma ve mükâfat
İ
nsanlığın bugünkü uygarlık düzeyine ulaşması, doğayı anlama çabası ile sorgulaması, doğayı gözlemlemesi ve gözlem sonuçlarını kullanılabilir şekillere dönüştürmesi ile mümkün olabilmiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, bilim tarihi sorgulayanların ve bu amaca yönelik gözlemlerini bilimsel düşünce süzgecinden geçirererek insanlığın hizmetine sunanların tarihidir. [3]

Günümüzde kullanılan birçok bilimsel ve teknolojik ürünün temeli bireysel merak, gözlem ve araştırmalara dayanmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Einstein’ın, kurucu babası sayıldığı kuantum katı cisim teorisi, kuantum gaz teorisi, lazer fiziği, süper iletkenlik gibi kavramlar, bu fizik dehasının bireysel merakı ile esas olarak kuantum teorisi ve ötesinde birleşik alan teorileri çerçevesinde kafasını kurcalayan sorulara yanıt ararken ortaya çıkmıştır.

Einstein’ın çalışmaları pek çok bilim insanının araştırmalarına ilham kaynağı olurken, yeni arayışlar doğrultusunda yeni araştırma yöntemleri ile yeni deneyler-gözlemler gerektirmiştir. Bu süreçlerin bilinen örneklerinden birisi, Einstein’ın 1915'te elde ettiği genel görelilik alan denklemlerinin elektromanyetik dalgalara benzer çözümleri olabileceğini fark etmesidir. Sonuçların irdelenmesine yönelik pek çok çalışma arasından, iki bilim insanı Joseph Taylor ve öğrencisi Russell Hulse 80’li yıllarda yaptıkları hassas gözlemlerle gravitasyonel radyasyonun mevcudiyetini, dolaylı da olsa göstererek bu başarılarıyla 1993 Nobel ödülünün sahipleri olmuşlardır. [4] Diğer taraftan, gelişen teknolojik imkânlarla birlikte, gravitasyonel dalgaların tespitinde kullanılan dedektörlerin hassasiyetinde zaman içinde önemli yol kat edilmesiyle, Einstein’ın öngörüsünden tam bir asır geçtikten sonra, LIGO projesi kanalından 2016 Şubat ayında gravitasyonel dalgaların gözlemlendiğinin doğrulanması da bir başka tarihsel gelişme ve esasında projenin beklentilere/yatırımlara da karşılığını vermesidir.  Bundan bir yıl sonra da, Rainer Weiss ve Kip Thorne, projenin tamamlanmasında çok önemli bir rol oynayan Barry Barish ile birlikte, kırk yıl boyunca emek verdikleri çalışmalarının mükâfatı olarak 2017 Nobel ödülüne layık görülmüşlerdir.


Teorik fizikçi Kip Thorne, öncü bilimsel çalışmalarının yanısıra, yazdığı popüler bilim kitapları ile bilimin toplumda yaygınlaşması yönünde ciddi katkılarda bulunmuştur. Bilimin güzelliğine-gücüne dair mesajını sonraki kuşaklara iletme dileğini gerçekleştirmek için bir fırsat olarak değerlendirdiği ve  fikir aşamasından sonuna kadar uğraştığı bilim-kurgu filmini  (yıldızlararası) kitaba da dönüştüren Thorne’un 2017 Nobel ödülünü aldığında Einstein’ın resmine bakarken çekilmiş fotoğrafı  dikkatli gözlere pek çok şey anlatır (Kaynak:  https://www.nobelprize.org/prizes/facts/facts-on-the-nobel-prize-in-physics/).

Einstein’ın bilimsel çalışmalarının yarattığı yaygın etkilerden bahsederken, bir ayrıntıya değinilmesinde fayda vardır. Bu fizik dehasının mucize yılı olarak anılan 1905 ve sonrasında insanlığın hizmetine sunduğu çalışmaları arasında Einstein yalnızca kuantum kuramına katkılarından dolayı 1921 yılında Nobel fizik ödülünü almıştır. Ancak, 1905 yılında ‘Annalen der Physik’ dergisinin tek bir cildinde yer alan makalelerinin her birinin birer bilimsel devrimin başlangıcı niteliğinde olması dikkat çekicidir. “Işığın Üretimi ve Dönüştürülmesi Üzerine Bir Görüş” başlıklı çalışmasında fiziğe ‘foton’ kavramını getirerek, Planck Hipotezi ile birlikte kuantum kuramının temelini atmıştır. “Isının Moleküler Kinetik Teorisi Açısından Durgun Sıvılar İçerisinde Asılı Parçacıkların Hareketi” ile istatistiksel mekanikte bir çığır açmıştır. Yüksek hızlarda hareket eden yüklü parçacıkların dinamiğini ele aldığı “Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği” ile tüm uzay-zaman kavramını kökünden değiştiren özel görelilik kuramını kurmuştur. Doğanın en derin gizemlerinden biri olan genel görelilik kuramı, Einstein’ın 1915 yılında yazdığı bir makale ile taçlandırdığı bir başka eseridir. [3]

Kuantum kuramından lazer fiziğine giden yolda
Einstein’ın, kuantum kuramına önemli katkıları daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Esas olarak fotonun yeniden daha iyi anlaşılmasına yönelik olarak 1917 yılında yazdığı makalede atomik enerji düzeyleri arasındaki elektron geçişlerinin olasılık kurallarına uyduğu kabulüyle Planck ışıma yasasını çıkarabilmiştir. Bu çalışmasıyla günümüzün en önemli kuantum teknolojilerinden biri olan lazerin öncülüğünü yapmış olduğu bilim camiasının genel kanısıdır.


Einstein’in kafasındaki soru işaretlerine cevap bulmak isterken yol boyu karşılaştığı problemlerin çözümlerine yönelik olarak ortaya çıkardığı, lazer fiziği, süper iletkenlik gibi pek çok yeni alan, bilim insanlarının  yeni bilgi arayışları doğrultusunda,  yeni teknolojilere yol açmıştır (Kaynak: https://www.nature.com/articles/d41586-018-05004-4).

Lazerin yapısı ve işleyişi, esasında genel olarak ışığın maddeyle etkileşimi kuantum elektrodinamiği adı verilen teori çerçevesinde betimlenebilmektedir. Lazerin keşfini mümkün kılan, hiç kuşkusuz, ışığın foton teorisinin geliştirilmiş olmasıdır ki bu sürecin öncü çalışması da Einstein tarafından yapılmıştır. Dolayısıyla, bu çerçeveden değerlendirildiğinde, Einstein 2018 yılı Nobel fizik ödülüne damgasını vuran lazer fiziğinin de kurucu babası sayılabilir.

Lazerle ilgili tarihsel sürece kısaca göz atıldığında, ilk mikrodalga lazeri 1954’te C. Townes tarafından, ilk optik lazer ise Maiman tarafından 1960’ta geliştirilmiştir. Günümüzde tüm CD ve DVD sektörünün lazer fiziği üzerine kurulduğu bilinmektedir. Benzer durum telekomünikasyon için de geçerlidir. Bu sektör için büyük önem taşıyan fiber optik sektörünün temelleri de lazer fiziğine dayanır.

Bu noktada 1900-1930 döneminde, Einstein, Planck, Bohr, de Broglie, Heisenberg, Schroedinger ve Dirac başta olmak üzere pek çok dâhi bilim adamının çalışmaları sonucu geliştirilen kuantum teorisinin önemini bir kez daha vurgulamak gerekir. Zira günümüzdeki yüksek teknoloji ürünlerinin ortaya çıkışı bu teori sayesindedir. [1,2]

 

80’li yıllarda lazer fiziğindeki öncü çalışmaların üç kahramanı: Ashkin, Mourou ve Strickland

1960 yılından günümüze geçen 58 yıllık sürede, lazer fiziği alanında pek çok ilerleme kaydedilmiştir. Ancak, yine de lazer araştırmalarının yoğunlaşacağı düşünülen güncel konular olduğu bilinmektedir. [5] Bu doğrultudaki çalışmalar devam ederken, bu yılın Nobel fizik ödülleri kapsamında 1985-1987 yıllarında yapılan iki öncü çalışma [6,7] ile bunların özellikle tıp ve yaşam bilimlerine yönelik başarılı uygulamaları baz alınmıştır.

2 Ekim 2018 tarihinde İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi kanalıyla yapılan açıklamaya göre, 2018 yılında Nobel fizik ödülü laser fiziği alanında çığır açan buluşlarıyla üç fizikçi arasında paylaştırılmıştır: Arthur Ashkin, Gérard Mourou ve Donna Strickland. [8] Ödülün yarısına ABD'li fizikçi Arthur Ashkin layık görülürken, diğer yarısı ise Fransız fizikçi Gerard Mourou ile Kanadalı fizikçi Donna Strickland’a ayrılmıştır.
1922 New York doğumlu Arthur Ashkin, Columbia Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra (1947), doktora eğitimini Cornell Üniversitesi’nde tamamlamış (1952) ve emekli oluncaya dek (1992) New Jersey’deki ünlü Bell Laboratuvarları’nda (Bell-Labs) çalışmıştır. Bell-Labs’ın önemli bir özelliği Ashkin’in de dahil olduğu 9 bilim insanının bu laboratuvardaki araştırmaları doğrultusunda layık görüldükleri 9 Nobel ödülüdür.


Lazer fiziğine öncü katkılarıyla 96 yaşında Nobel ödülüne layık görülen fizikçi Arthur Ashkin  (Kaynak: http://pictures.reuters.com/archive/NOBEL-PRIZE-PHYSICS-RC1AFCC62460.html ).

96 yaşındaki fizikçi Arthur Ashkin, atomlar, virüsler ve benzeri küçük cisimleri lazer demetinden oluşan parmaklarıyla tutup yakalayabilen “optik cımbızı” icat ettiği için bu ödüle layık görülmüştür. [8] Bu alet, cisimlerin ötelenmesini / tutulabilmesini (tuzaklanabilmesini) mümkün kılmaktadır. Ashkin 1987 yılında, optik cımbız ile canlı bakterilerin, zarar görmeden yakalanabileceğini göstererek önemli bir ilke imza atmasının hemen ardından biyolojik sistemler üzerine çalışmaya yönelmiştir. Gelinen aşamada Ashkin tarafından geliştirilen teknik lazerlerin farklı alanlardaki (özellikle de yaşam bilimleri) uygulamalarında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bu noktada, Ashkin’in optik tuzaklama olarak anılan yönteminin, atomik tuzaklama olarak adlandırılan bir başka tekniğe vesile olduğunu ve bu konudaki öncü çalışmalarıyla aynı laboratuvardan
Steven Chu’nun 1997 Nobel ödülüne layık görüldüğünü belirtmekte fayda vardır. [9]
1944 yılında Albertville’de doğan Gérard Mourou, fizikte lisans derecesini Grenoble Üniversitesi’nden aldıktan sonra (1967) doktorasını Paris VI’da tamamlamıştır (1973). Sonrasında Strickland ile yollarının kesiştiği Rochester Üniversitesi, ardından Michigan Üniversitesi ve Ecole Polytechnique’de çalışmalarını sürdürmüştür.
1959 Guelph doğumlu Donna Strickland, McMaster Üniversitesi Fizik Mühendisliği bölümündeki lisans eğitiminin ardından (1981), Mourou’nun danışmanlığında doktorasını tamamlamıştır (1989). Kanada Ulusal Araştırma Konseyi ve Princeton Üniversitesi’nde de araştırmalar yapan Strickland, 1997 yılından itibaren Waterloo Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etmektedir.


1989 yılında doktorasını tamamlayan Donna Strickland’ın (sağda, 1985) ve doktora tez danışmanı Gérard Mourou’nun (solda, 1987) yer aldığı bu fotograf Rochester Üniversitesi’ndeki laboratuvarda çekilmiştir. İkili, 1985 yılında, Strickland’ın doktora tezinin konusu doğrultusunda, atom ve moleküllerin hareketlerinin izlenebildiği en kısa ve en güçlü lazer demetlerini üretebilen bir yöntem geliştirdikleri için bu yılın Nobel fizik ödülüne layık görülmüşlerdir  (Kaynak: http://www.rochester.edu/newscenter/rochesters-breakthrough-in-laser-science-earns-nobel-prize-340302/).

Mourou ile Strickland, atom ve moleküllerin hareketlerinin izlenebildiği en kısa ve en güçlü lazer demetlerini geliştirdikleri için bu ödüle layık görülmüşlerdir. İkili tarafından geliştirilen ve CPA olarak adlandırılan teknik, tıp alanında, özellikle de göz ameliyatlarında yaygın olarak kullanılmaktadır.


CPA yöntemiyle enerjisi artırılan lazer darbeleri pek çok alanda yaygın olarak kullanılmaktadır (Fotograf : Johan Jarnestad/ İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi).

Fizikte Nobel ödülleri üzerine…
Fizikte Nobel ödülleri 1901-2018 yılları arasında toplamda 112 kez verilmiştir. 209 bilim insanının çalışmalarının ödüllendirildiği tarihsel süreç içinde, John Bardeen’in, aynı dalda iki kez Nobel ödülü alan tek bilim insanı olduğunun belirtilmesi gerekir (Bardeen-Brattain-Shockley- transistörün icadı, 1956; Bardeen- Cooper-Schreiffer- süper iletkenlik teorisi, 1972). Bu noktada New Jersey’deki Bell-Labs’da o dönemin üç genç fizikçisi (Bardeen, Brattain ve Shockley) tarafından geliştirilen ve temeli elektronun kuantum teorisine dayanan transistörün bilişim devrimi ve bilgi çağına yol açan çok önemli bir keşif olduğunun vurgulanması gerekir. Diğer taraftan, 1972 Nobeli kapsamındaki ilginç detay, tarihsel süreç içinde süper iletkenliğin teorik olarak anlaşılmasına yönelik ilk gelişmenin yine Einstein imzası taşımasıdır (Einstein-Bose yoğunlaşması). O dönemde temel amacı fotonu, esasında dalga-parçacık ikilemini anlamak olan bu dâhi fizikçinin kafasındaki soru işaretlerine cevap bulmak isterken yol boyu karşılaştığı problemlerin çözümlerine yönelik olarak ortaya çıkardığı pek çok yeni alan gibi süper iletkenlik teorisi de, bilim insanlarının yeni bilgi arayışları doğrultusunda, yeni teknolojilere yol açmıştır.
Bu seneki Nobel fizik ödülü ile ilgili üzerinde en çok durulan konulardan birisi Strickland’ın, Marie Curie (1903, radyasyonun keşfi) ve nükleer fizikçi Maria Goeppert Mayer’ın (1963, çekirdek kabuk yapısının keşfi) ardından Nobel fizik ödülünü alan üçüncü bilim kadını olmasıdır. Bilindiği gibi, Marie Curie fizikle birlikte kimya dalında da Nobel ödülüne (1911, radium-polonyum elementlerinin keşfi) layık görülmüş olan tek bilim kadınıdır. Esasında, Strickland’ın Nobel fizik ödülüne uzanan bilimsel serüvenindeki ilginç detaylardan birisi de bu ödülü almasına gerekçe teşkil eden önemli çalışmanın, henüz bir doktora öğrencisi iken yapılmış olmasıdır. Strickland’ın o dönemdeki doktora tez danışmanı Mourou ile birlikte 1985 yılında yazdıkları makale, 33 yıl sonra bu iki bilim insanına Nobel fizik ödülünü kazandırmıştır.
Bu kapsamda, 1924 yılında henüz bir doktora öğrencisi olan Louis-Victor Pierre Raymond de Broglie’nin tarihsel süreç içindeki özel yerinin belirtilmesi gerekir. Doğanın ışıkta görülen ikili davranışı biçimi bakımından simetrik olması gerektiğini düşünen de Broglie’nin, 1924 yılında doktora çalışmasında ortaya attığı ve Einstein gibi en seçkin bilim adamlarınca da kuantum mekaniğinin formülasyonuna giden yolda en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendirilen dalgalar parçacıklar gibi davranabiliyorsa, parçacıklar da uygun koşullarda dalga davranışı gösterebilirler öngörüsü, 1927 yılında C. Davisson-L. Germer ile G. P. Thomson (elektronu ilk keşfeden J.J. Thomson’un oğlu) tarafından deneysel olarak doğrulanmış ve bu sayede de Broglie, henüz 32 yaşındayken, 1924 Nobel fizik ödülünü almıştır. Bu gelişmeden 8 yıl sonra, de Broglie’nin hipotezi doğrultusunda elektron demetinin kristal bir yüzeyden saçılmasıyla oluşan kırınım desenlerini farklı yöntemlerle gözlemlemeyi başaran C. Davisson ve G. P. Thomson, 1937 yılının Nobel ödülüne layık görülmüşlerdir. [10]
1906’da Nobel Fizik Ödülü’nü alan J.J. Thomson’dan 31 yıl sonra aynı ödüle layık görülen G. P. Thomson’ın bu başarısına babasının da tanıklık edebilmiş olması Nobel ödüllerinin tarihindeki ilginç detaylardan birisidir.


1906’da Nobel Fizik Ödülü’nü alan J.J. Thomson’dan 31 yıl sonra aynı ödüle layık görülen G. P. Thomson’ın bu başarısına babasının da tanıklık edebilmiş olması Nobel ödüllerinin tarihindeki ilginç detaylardan birisidir.

2018 yılına Nobel fizik ödülüne geri dönüldüğünde, dikkat çeken ayrıntılardan birisi ödüle taraf olan bilim insanlarından 96 yaşındaki fizikçi Arthur Ashkin’in ödülden haberdar edildiği sırada yoğun bir şekilde güncel bir makale üzerinde çalışıyor olmasıdır. Bu nedenle de ödülle ilgili yorum yapmak yerine sadece yaptığı araştırmaya odaklanmak istemesinin bilime meraklı genç insanlara, bilimi bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir bilim insanı profili hakkında, önemli ipuçları vermesi gerekir.
Diğer taraftan, Reuter Ajansının, Ashkin ile yaptığı bir söyleşinin izleyiciye yansımaları çerçevesinden değerlendirildiğinde, bu kısa sohbet ister istemez bir başka Nobel ödüllü bilimci P. B. Medawar’ın, bilim insanı olmanın gerektirdiği nitelikler, koşullar ve bilimsel araştırma yöntemlerini anlatarak gençlere öğütler verdiği kitabı kapsamında, kendisine yöneltilen neden bilimci olmayı seçtiniz sorusuna verdiği çünkü, bir bilim insanı olmanın, mümkün olan en heyecanlı şey olduğunu düşünmediğim hiç bir anı, açıkçası, hatırlamıyorum yanıtını akla getirmektedir. [11]


Nobel ödüllü bilimci P. B. Medawar: “Bir bilim insanı olmanın, mümkün olan en heyecanlı şey olduğunu düşünmediğim hiçbir anı, açıkçası, hatırlamıyorum.

Esasında, bilimsel işleri rutin olarak yapan insanlarla bilime adanmış yaşamlar arasındaki farklılık tam da bu ayrıntıda saklıdır. Zira, gerçek bir bilim insanı hangi şartlarda ve hangi zamanda olursa olsun öğrenme ve araştırma heyecanını hiçbir zaman yitirmeyen, bilimden-bilgiden hiç kopmamayı başarabilen ve büyük hırslar peşinde koşmaksızın, her yaşta yeni bir şeyler anlamanın-keşfetmenin sevincini yaşayabilendir.
Bu noktada, bilime adanmış yaşamların o güzel insanlarını bir kez daha saygıyla selamlarken, gerçek anlamda bir bilim insanı olmasının yanı sıra, bilimsel bilginin mümkün olduğunca çok kişiye ulaşması ve bilimin toplumda yaygınlaşması için de canla başla çalışmış olan Namık Kemal Pak Hocanın, Kasım 2014 tarihli, “Neden Bilim” başlıklı konuşmasından bir alıntıyı okuyucunun dikkatine sunmak ve yazımı bu tarihi cümlelerle sonlandırmak isterim [12] :
Karmaşa ve yanıltmacaların engin denizinde doğruyu bulmak uyanıklık, cesaret, özellikle de aklını kullanma cesareti ve sabırla çok çalışmayı gerektirir. Bu zorlu düşünce alışkanlıklarını edinmek için uğraşmak istemezsek karşılaşacağımız sorunlara çözüm üretmeyi bekleyemeyiz. Gerçekten de günümüzde çok ileri bilimsel ve teknik konular giderek artan bir yoğunlukla günlük yaşamımıza giriyor ve yaşamın tüm alanlarına damgasını vuruyor. Bu konuları anlamadan bireysel ve toplumsal ölçeklerde doğru kararlar alabilir miyiz sorusunun yanıtı bilimi ve bilimsel düşünceyi toplumda egemen kılmaktan geçiyor.

Kaynaklar

[1] N. K. Pak "Neden Bilim", Bilim ve Ütopya 217, Temmuz 2012.

[2] N. K. Pak "Mikro Evren için Yeni Paradigma: Kuantum Teorisi", Bilim ve Ütopya 183, Eylül 2009.

[3] M. Boz “Genel görelilikten kara deliğe uzanan serüvenin ‘kısa’ serüveni”, Bilim ve Ütopya 286, Nisan 2018.

[4] C. Saçlıoğlu “Gravitasyonel Dalgalar Gözlendi”, Bilim ve Ütopya 261,

Mart 2016.

[5] A. Sennaroğlu 50. Yılında Lazer: Kısa bir Tarihçe ve Geleceğe Bakış”, Bilim ve Teknik, Mayıs 2010.

[6]A. Ashkin vd. “Optical trapping and manipulation of single cells using infrared laser beams”, Nature 330, 769-771 (1987).

[7] D. Strickland-G. Mourou, “Compression of Amplified Chirped Optical Pulses” , Optics Communications, 56, 219-221 (1985).

[8] Nobel Komitesi Basın Açıklaması, https://www.nobelprize.org/uploads/2018/10/press-physics2018.pdf.

[9] https://www.bell-labs.com/var/articles/arthur-ashkin-nobel-prize.

[10] M. Boz “Mikroevrenin En Çarpıcı İkilemi: Nesneler Parçacık mı Dalga mı?”, Bilim ve Ütopya, 234, Aralık 2013.

[11] P. M. Medawar Genç Bilim Adamına Öğütler TÜBİTAK Yayınları 1994.

[12] N. K. Pak "Neden Bilim?" Ankara Ü, Eğitim Fakültesi, Eğitim ve Bilim Söyleşileri, Kasım 2014.

Fizik