Bize Ulaşın

     

İkinci Yeni ve imgenin serüveni

"O dönemin çoğu ozanı sanki sokak ortasına bırakılmış gibidir. Ama içlerinde bir 'dünyayı değiştirmek' isteği vardır. Böyle bir istek gelişip bilince dönüşme olanağı bulamazsa 'nihilizm'le, bu olanağı bulursa 'toplumculuk'la sonuçlanır. Bu açıdan değerlendirecek olursak, 1954-1960 arası İkinci Yeni şiiri nihilist bir şiir olarak tanımlanabilir. 1960’tan sonrası, birçok İkinci Yeni ozanının nesnel ortamın yarattığı olanaklardan yararlanıp nesnel gerçeklerden etkilenerek toplumcu şiire yöneldiklerini görüyoruz."

Önce, benimle yapılan, birincisi 1960, ikincisi 1977 yılında yayınlanmış iki söyleşi metni ile Oktay Rifat'ın Perçemli Sokak adlı kitabına yazdığı önsözle ilgili bir değinimi (1983) okuyalım. Birincisi 55 yıl, ikincisi 38, üçüncüsü 32 yıl önce yayınlanmış. Hem tarihsel hem poetik (yazın bilim, şiir sanatı) bakımdan son derece önemli metinler. Bu önem, her iki bağlamda yayınlanmış öteki söyleşi metinleriyle karşılaştırıldığı zaman tam anlamıyla ortaya çıkar.

***

İkinci Yeni ve eleştirmenler(1)
Fahir Aksoy: - “İkinci Yeni" diyorlar, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Özdemir İnce:
- Bir şiir akımı yahut anlayışını çağı içinde saptamak için kullanılan kelimeler çoğu zaman bu görevi yapmaktan uzak kalırlar. Doğrudan doğruya şiiri gaye edinen anlayışlarda, şiir kendini, tarifini zorlar, çoğu zaman da aşar. Şiirin dışında bir gerekçeye bağlanan -yani ikinci, üçüncü dereceden etkenlere- şiir durgunlaşmak, tekrara sapmak zorundadır. Şiirin sınırı yahut sınırsızlığı, önceden belirtilmiş zorunluluklar değil (toplumsal, felsefî, ekonomik), kendi özel ülkesi olmalıdır. İkinci Yeni olarak adlandırılan şiirden önceki şiir, tekrarın sıtma nöbeti içindeydi, uzun zamandır süregelen ve şiirin aleyhine çalışan durgunluktu bu. Oysa şiir değişen, gelişmek zorunda olan bir varlıktır, canlıdır ve canlılarda devamın bağlı olduğu her şarta şiir de zorunludur. İkinci Yeni’nin ozanları bu sıkıntıyı aşanlardı. Şiirlerini, şiirin ayrıntılarına değil, şiire bağladılar doğrudan doğruya ve bu şiirimizde ilk kez oluyordu.
İkinci Yeni’nin içinde bulunan ozanlarda görüş, anlayış birliği olmadığını söyleyenler, yanıldıklarının farkında değiller pek. Onlar yani İkinci Yeniler aynı sıkıntıyı farklı farklı yönlerden çözümlemeye çalışıyorlar. Gidecekleri yönü manifestolaştırmanın ne önemi var, durgunluk şiiri öldürdüğüne göre. Bir akımın içinde olmak, bir manifestoya imzasını koymak, ozanın şiirine bir şey katmayacağı gibi azaltmaz da. Örneğin, Boileau’nun l'Art poétique’inden(2) önce Klasiklerin sanat anlayışlarını özetleyen kaynaklar, Racine’in “Bérénice Önsözü”nden, Molière’in la Critique de l'Ecole des femmes'ından(3), diğerlerinin de özel görüşlerini üç beş yazıdan öte gitmiyordu (İkinci Yeniler de yaptılar hemen hemen bunu). Oysa, Klasiklerin manifestosu l'Art poétique bu akımın son yıllarına doğru yazılmıştır. Yani bir hesabı kapatmaya benzer bu. İkinci Yeniler bu yönden ele alınırlarsa, hepsinin ayrı çözümü seçmelerinin, boş bir anlayışı sürdürme çabası olmadığı ortaya çıkar. Onların da manifestosu yazılacak bir gün, ama, bunun bugün yazılması gerekir diye bir gerekçe yok ortada.
İkinci Yeni’ye bir bakıma, şiire duygulardan değil de, ustan gitmesi yönünden “düşüncenin şiiri” dememiz gerekiyor. Bu düşüncenin mantığı, şiirin özel mantığıdır. Burada, düşünceyi fikirden ayırmamız gerekir. Fikrin mantığı kesin usa dayanır, bilimseldir. Kesin us şiirin ahlakını bozar. Şiir yazma işini büyücülüğe benzetebiliriz. Böylece Şiir, İkinci Yeniler'de düşünceyi fikirden, mantığını da günlük adi mantıktan ayırt edebilen zekâlar için anlaşılır oluyor.
Breton “Bir gün gelecek şiir sadece kafayla okunacak, işte o zaman edebiyatın işi iş” demiş. Buna biz de katılıyoruz.

- Bugün İkinci Yeni akımı bir yenilik olmaktan çıkmış bulunuyor. Her ölçüye göre belli bir seviyenin örnekleri var. Sanatçılarımız yeniliksiz edemeyeceklerine göre şiirimizin gidişi sizce bundan böyle nereye doğru olacaktır?
- Neden sanatçılar yeniliksiz edemesinler? Salt yeni olmayı, bu yüzden de durmadan, gerekçesiz yenilikler peşinde koşmayı iş-gaye edinen, durmaksızın yenilik serüveni yaşayan sanatçının duygularından kurtulup, düşüncenin, işçiliğin kalıcı yönünü yapıtlarına koyabileceğine inanabilir miyiz? Dar anlamda bu doğru olsa bile, şiir bütünüyle düşünüldüğünde, daha son sözünü söylememiş bir şiirin yeni olması gerektiği sonucuna varırız, İkinci Yeni başlangıcından bu yana yanlış anlaşıldı, yanlış anlaşılmaya zorlandı. Aslında “İkinci Yeni” adı da yazınımızda tutunacak kadar “trajik(!)” de değildi (Fecri Ati, Yedi Meşale, Sosyal realizm gibi), ilkeleri anlam, kelime, mısra gibi istismara elverişli birimlere dayanıyordu -okurların ve eleştirmenlerin gözünde daha çok-. Bu yüzden yanılmalar, kargaşalıklar oldu, bilen bilmeyen “dadaisme”den, “léttrisme”den, “surréalisme”den söz açıp, İkinci Yeni’yle ilgilerini kurarak, İkinci Yeni’nin eskiliğini (!), Batı özentiliğini (!) gösterdiler ve iş bitti. Oysa, İkinci Yeni, daha eleştirme gelenek ve ahlakı bile olmayan bu ülkede, gecikmiş şiir ahlakını, bilincini kurmaya çalışıyor, çoktandır güme giden “şiire saygı” kavramının tekrar canlanmasını bekliyordu. İlkin, şiirde, fikirle anlamı ayırdılar birbirinden ve anlamın olanaklarını denediler. İşte burada, dilimizdeki terimlerin yetersizliği yüzünden, ilk ağızda, “anlamsız şiir”, “rastlantısal”, “saçmanın şiiri” damgasını kolaylıkla yiyiverdi. Oysa fikir anlatılır, doğrulanır, anlamsa anlatılmaz, hazza yakın bir sevinçle duyulurdu. İşte böyle, şiirden pek az anlayan, anlatılır bir öykü, büyük savlar, “toplumsal ve beşerî özler” arayan, şiiri değil, onun ayrıntılarını seçen, -biraz da özel nedenler yüzünden- bilinçsizce karşı koymayı araştırmaya, düşünmeye, kendi çıkarları için yeğ tutan kişilerin gayretleriyle “İkinci Yeni kavramı” soysuzlaştırılmaya çalışıldı. Ve karşı koymaların çoğu anlamayı anlamayan kişilerin kaleminde gelişti. Anlamı alışkılarında, ilkel usu doyurmada aradılar. Oysa soyutla somutun kesin sınırları bile belli değildi.
İkinci Yeni şiirini daha yeni yeni kuruyor. Verilen şiirler bunu gösterir. Artık ozanlar şiirlerini usa, düşünceye yaslarken, anlamı şiir için gaye değil araç bilip, şiir dilini kelime kelime yapıyorlar. İşte bu böyle, kimse kestiremez şiirin nerede başlayıp, nerede biteceğini. Şiir ozanlarla değişiyor, onlarla eskiyor. Villon, Ronsard yüzyıllara karşı hâlâ yeniler. Hem sonrası da var; yeniliğin nerede olacağını kestirebilselerdi bazıları, çoktan “Üçüncü Yeni”yi kurup, İkincisinin pabucunu dama atmışlardı. Ama şiir her şeyden çok kendine, ozanına bağlı...

- Edebiyatımızda eleştirmenler neden etkin olamıyorlar açıklar mısınız?
-
İyi eleştirmenler, nedense, iyi sanatçılardan azdır hep. Ve sezgi yönünden -ki anlama olayında, yapmada yeri oldukça fazladır - sanatçıların, hiç olmazsa birkaç yıl gerisinden gelirler. Bu bakımdan, yalnız bizde değil, her ülkede pek az etkin olabilmiştir. Bizde, şimdilerde böyle biri yok galiba. (Yeditepe, 1-15 Şubat 1960. Sayı: 18)

***

Yazıda bügün de geçerli, yarın da geçerli olacak son derece önemli poetik saptamalar var. En azından benimle ilgili, imge anlayışımı ele veren saptamalar:
“İkinci Yeni’ye bir bakıma, şiire duygulardan değil de, ustan gitmesi yönünden “düşüncenin şiiri” dememiz gerekiyor. Bu düşüncenin mantığı, şiirin özel mantığıdır. Burada, düşünceyi fikirden ayırmamız gerekir. Fikrin mantığı kesin usa dayanır, bilimseldir. Kesin us şiirin ahlakını bozar. Şiir yazma işini büyücülüğe benzetebiliriz. Böylece Şiir, İkinci Yeniler'de düşünceyi fikirden, mantığını da günlük adi mantıktan ayırt edebilen zekâlar için anlaşılır oluyor.”
“İlkin, şiirde, fikirle anlamı ayırdılar birbirinden ve anlamın olanaklarını denediler.”... “Oysa fikir anlatılır, doğrulanır, anlamsa anlatılmaz, hazza yakın bir sevinçle duyulurdu.”
“Anlamayı anlamak” (ki benim yazın hayatımın zemini oldu).

***

İkinci Yeni(4)

Türk Dili Dergisi: - İkinci Yeni’den ne anlıyorsunuz?
Özdemir İnce:
- İkinci Yeni, yakın akrabaları sahip çıkmadığı için, ölüsü belediye tarafından kaldırılan, ama mirası yenilen bir garip akrabadır.
İkinci Yeni, Türk Cumhuriyet toplumunun iç çelişkilerinin (Doğu-Batı, devletçilik-kapitalizm, birey-toplum, vb.) belirginleşmeye başladığı, tüm kurumlarıyla sarsıldığı bir bunalım döneminin şiiridir; yani, toplumsal çelişki ve bunalımın bireyin varlığına, sanat alanına sıçramasıdır; bırakılmışlığa, sömürüye, kapkaççı ekonomik düzene, baskıya karşı bir başkaldırıdır. Şimdiye kadar İkinci Yeni’ye uygun görülen suçlamalarla şartlanmış olanlar için saçma bir sav benim ileri sürdüğüm şeyler. Ama bu karara varmadan önce, İkinci Yeni serüvenine katılmış olan ozanların bugün varmış oldukları durumları, Türk şiirindeki yerlerini gözden uzak tutmamak gerekir.
İkinci Yeni toplumsal içerik ve dürtüden yoksun, sadece biçimci bir girişim değildir. Onun, 1950 yıllarının ikinci yarısında Türkiye’nin içinde bulunduğu kültürel, siyasal ve toplumsal koşulların ürünü olduğu kanısındayım. Bu koşullar karşısında, ozanların birçoğunun belli belirsiz bir “dünyayı değiştirme” isteği vardır; ancak, bu henüz bir bilinç değil, sarsıcı bir duygudur. Bu duygu tarih bilincinden, sosyoekonomik bilinçten yoksundur; siyasal alanda ise derece derece “muhalefet”ten öteye geçmemektedir. Bir de amansız bir kültür kopması söz konusudur: resmî devlet ideolojisi sanatçıyı (ve toplumu) geçmiş kültür değerlerinden, güncel polis baskısı ise toplumcu sanatın ve düşüncenin o günkü temsilcilerinden uzaklaştırmış, araya aşılması güç duvarlar çekmiştir; kültürün yazılı alanı, başta Nâzım Hikmet olmak üzere bugün, tekrar ve duygusal bağlılıktan uzak bir biçimde değerlendirilmeleri gereken toplumcu sanatçı kesimine kesinlikle kapalıdır. Kültür, gelişmek ve kök salıp etkileyebilmek için açıklık ve özgürlük ortamı ister; kültürün yeraltına inmesi ise olanaksız gibidir. Bu ortam içinde, o dönemin çoğu ozanı sanki sokak ortasına bırakılmış gibidir. Ama içlerinde bir “dünyayı değiştirmek” isteği vardır. Böyle bir istek gelişip bilince dönüşme olanağı bulamazsa “nihilizm”le, bu olanağı bulursa “toplumculuk”la sonuçlanır. Bu açıdan değerlendirecek olursak, 1954-1960 arası İkinci Yeni şiiri nihilist bir şiir olarak tanımlanabilir. 1960’tan sonrası, birçok İkinci Yeni ozanının nesnel ortamın yarattığı olanaklardan yararlanıp nesnel gerçeklerden etkilenerek toplumcu şiire yöneldiklerini görüyoruz. Bu yöneliş, bir çeşit zamanın “modası”na uymak gibi kurnaz ve yüzeysel bir düşüncenin değil, o günün nesnel ve öznel koşullarının bir sonucudur. Bu yönelişte toplumsal yöneliş ve bilinçlenmenin ne kadar etkisi varsa, özgür yayın ortamının da o kadar etkisi vardır.
İkinci Yeni’nin olumsuz bir sonla sona erdiğini sanmıyorum. Çünkü kültür alanında her devinim toplumun kültür varlığına bir katkıda bulunur, birikir, orada kalır ve etkilerini sürdürür. İkinci Yeni’nin de durumu böyle bugün. Ne var ki, günümüz ortamında 1940 yıllarının toplumcu şiirinin tekrarı nasıl olası değilse, 1954-1960 arası İkinci Yeni şiirinin de tekrarı olası değildir. 1977 yılında yazılan şiirlerde bu iki şiirin yeni bir atılıma analık etmekte olduklarını görüyorum ben. Toplumların kültürel yaşamında geçici bunalım dönemleri vardır. Örneğin İkinci Yeni nasıl bir bunalım dönemi şiiri ise, 1965-1975 yılları arasında da bir başka bunalım “slogan” şiiri diyebileceğimiz bir tür şiir oluşturmuştur. Bu şiir de tavsıyor bugün. Ama büsbütün ölüp gitmeyecek, olumlu yanlarının şiirimize katkısı sürüp gidecek. Bunun böyle olması zorunludur: çünkü ozanlar ve okurlar, nesnel gerçeklerin alçakgönüllülükten uzak, dahası “hamasî” bir biçimde tekrarlanmasının şiir estetiğiyle ilişkisi bulunmadığını anlamaya başladılar. Bir zamanlar "ben”in çoğulunun “biz” olduğunu sananlar, “biz”in “ben ve sen” ve belki de “o ve onlar”dan oluştuğunu, “ben”in çoğulunun ise birçok “ben” olduğunu kavramaya başlıyorlar (başlıyoruz). Bu düşünce ve sanat yaşamımızda çok önemli bir aşamadır.
İkinci Yeni’nin 1960 başlarına kadarki döneminde yazılan şiirlerini amansızca eleştiren toplumcu eleştirmenler, sanki toplumcu eleştiri kuramlarında hiç gelişim olmamış gibi, çağdaş toplumcu estetik anlayışlarını atlayıp İkinci Yeni’yi (sadece onu değil, günümüzün şiirini, romanını vb. bile) Jdanov’un terazisiyle, Jean Fréville’in özetçi terazisiyle tartmışlar, şemalardan yola çıkıp yanlış ve yanıltıcı yargılara varmışlardır. Pek doğaldır ki, İkinci Yeni’nin ilk beş yılının yüzeysel bir toplumcu eleştiriye bile dayanıp temize çıkması olanak dışıdır. Ama unutmamak gerekir ki, toplumcu diyalektik insansal planda her şeyin bir anlamı olduğu gerçeğinden yola çıkar, bunu araştırır. Bugün bakıyorum da, birtakım dogmalarla İkinci Yeni’yi mahkûm edenler, 1977 yılında yazılan Türk şiirinde bu şiirin olumlu ve yapıcı katkılarını görmek bile istemiyorlar.
İkinci Yeni, ona karşı olanların şiirlerinde, eski İkinci Yenicilerin şiirlerinde, aklı başında toplumcu ozanların şiirlerinde, dahası slogancı toplumcu ozanların şiirinde devam ediyor. Bunu görmek için bir aylık dergilere bakmak yeter. İkinci Yeni olayını, Türk toplumsal ve sanatsal yaşamının bir döneminde (1954-1960) değil, günümüze uzanan gelişim ve değişim süreci içinde ele almak ve değerlendirmek gerekir. Türk toplumunun, düşünce varlığının ve şiirinin vardığı noktadan geri dönerek İkinci Yeni’yi tekrar değerlendirmek gerektiği kanısındayım. O zaman, bu, başlangıcında özüyle nihilist, biçimiyle şiir geleneğimize aykırı gibi görünen, ölüsüne kimsenin, mirasına ise herkesin gizli gizli sahip çıktığı bu şamar oğlanı şiirin, sadece günümüz şiirine değil, tüm sanat ve kültür yaşamına taze kan getirdiği, bir itici güç olduğu görülecektir.

- Neden böyle bir şiire yönelmek gereksinimi duydunuz?
-
İkinci Yeni başladığı sıralarda on yedi-on sekiz yaşlarımdaydım ve şiirin, dünyanın, kadınların, erkeklerin, her şeyin değişmesi gerektiğine inanıyordum. İkinci Yeni’ye yönelmedim, yukarıda belirttiğim gereksinme duygusu ve gerçeği beni oraya yöneltti. O sıralar (tıpkı şimdiki gibi) şiirin ve dünyanın böyle olduğu gibi, değişmeden, sürüp gitmeyeceğine inanıyordum. Ve o sıralar şöyle yazmıştım: “Bir İkinci Yeni mi? Hayır: İkinci Yeniler. Yarının şiiri mi? Hayır: günümüzün habercisi bir şiir.”
İkinci Yeni bir sürekli devrimdir! (Türk Dili, haziran 1977, sayı: 309)

***

“İkinci Yeni toplumsal içerik ve dürtüden yoksun, sadece biçimci bir girişim değildir. Onun, 1950 yıllarının ikinci yarısında Türkiye’nin içinde bulunduğu kültürel, siyasal ve toplumsal koşulların ürünü olduğu kanısındayım.”
“İkinci Yeni bir sürekli devrimdir!”
Okuduğunuz yazıdan alıntıladığım iki cümlenin mesajı, metnin tümünün mesajı gibi, bugün de geçerlidir. İkici Yeni kazanım ve kazandırdıklarıyla, ilk döneminde “imge kavramı” ile formüle etmediği (edemediği) imge anlayış ve uygulamasıyla yaşamaktadır; günümüz şiirinin en önemli oluşturucularından biridir.

***

Perçemli Sokak” önsözü(5)
[Son olarak, söz konusu söyleşiye ayrılan sayfalarda yayınlanan ve bu söyleşide bir ölçüde tartışılan bir önsöze değinmek istiyorum: Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak(6) kitabına yazdığı önsöz. Bu önsözden iki alıntı yapacağım:
“'Ahmet düştü' sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. ‘Lambanın saçları ıslak’ sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden bir görüntü sanatı (Ben italik yaptım. Ö.İ.) olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden anlamla bağlı kalması da istenemez.”
“Gerçekliğin gündelik düzenini değiştirmek, yahut başka bir açıdan bakabilmek elimizde olsaydı, daha çok ilgi duyardık ona. İşte gerçeğin düzeninde yapamayacağımız bu değişikliği, kelimelerin konuşma dilindeki gündelik düzeninde yapmak bize bu açıyı sağlayacak, birbirine yabancı sanılan kelimelerin karşılıklı ışığında gerçek, unuttuğumuz yüzüyle çıkacaktır karşımıza.”
Genel olarak sanat, özel olarak şiirin işlevsel yanını, nesnel gerçeklerin sanatsal yapıtta yansıtılmasıyla ilgili ilkeleri bir yana bırakıp Oktay Rifat’ın savını kendi bağlamı içinde değerlendirelim: Perçemli Sokak önsözünden anlaşıldığına göre ozan şiirsel imgeyi ‘görsel imge’ olarak algılamaktadır(7); imgenin anlamsal, düşünsel, duygusal, zihinsel ve duyumsal niteliklerini yok saymaktadır; şiirsel, sanatsal imgelerin kendi bütünsel özelliklerinin kendi içlerinde çelişemeyeceğini unutmaktadır; birer ‘im’ (gösterge) olan sözcüklerin kendi aralarında zorla oluşturulan ilişkilerin sonucu olarak görsel imgenin nesnel gerçeği değiştirebileceğini (hem de sağlıklı beyin ve imgelemlerde), görünmeyen yüzlerini gösterebileceğini sanmaktadır; sözcükler arasında kurulan mekanik ilişkilerin, sanat yapıtının oluşumu için gerekli olan koşulları oluşturmayacağının, oluşturamayacağının farkında bile değildir; üstgerçekçilerin otomatik yazımı'nın bile bu tür mekanik ilişkilerle çeliştiğini, sözcükler arası zorlama-mekanik ilişkinin insansal değerleri temsil edemeyeceğini (oysa üstgerçekçi(8) bilinçaltı insansal yapıtlar üretebilir) unutmuştur. Oysa şiirsel olmayan yollarla (apoétique, antipoétique) ele geçirmeyi amaçladığı imge, “Gerçek bir görüngünün, bağlamlı ve tamamlanmış, yapıtın izleği ile uygunluk içinde, estetik yönden anlam aktaran, duyulur ve somut bir biçimdeki bclirgin niteliğidir.”(9) Hadi diyelim ki aktardığım bu cümlenin yazarı Avner Zis maddeci dünya görüşüne bağlıdır ve imgeyi bu görüşe uygun olarak yorumluyor; peki maddeci dünya görüşüyle hiçbir ilişkisi bulunmayan şiir kuramcısı bir ozanın şu görüşüne ne demeli? “Ezra Pound, imgeyi resimsel bir betimleme olarak değil, ‘bir anlık bir zamanda, zihinsel ve duygusal şeylerin, karışımını gösteren bir şey’, ‘apayrı fikirlerin bütünleşmesi’ olarak tanımlar”(10)
Yaptığımız bu iki alıntıyı çoğaltmaya ya da imgenin gerçekle olan derin, bireşimsel bağlarından verilecek örnekleri sıralamaya gerek yok: Oktay Rifat, Perçemli Sokak'taki şiirlerini bu önsözdeki görüşten hareket ederek kaleme almışsa, sanat yapıtının oluşumuna aykırı davranmış ve büyük bir olasılıkla mekanik bir şiir yapmıştır. Gerçekten de öyle yapmıştır.]

***

İmge nedir?
İkinci Yeni'nin ortaya çıktığı yıllarda şair milleti imgenin ne anlama geldiğini bilmiyordu. tıpkı Molière'in nesir konuştuğunu bilmeyen Monsieur Jourdain'i gibi.
Şimdi size imgenin en çarpıcı tanımını yapıp reçetesini yazacağım: İmge sözcüklerin (imlerin, gösterenlerin), genellikle de iki sözcüğün sikişmesinin ürünüdür. Patenti bana ait olan bu bayağı tanım, bildiğim kadarıyla, imgeyle ilgili en yaman tanımdır.
Burada dikkat edilmesi gereken şey her sözcüğün anlamlar ve nesneler gösteren imler olduğu doğrusudur. İki anlamlı sözcüğün birleşmesinden yeni bir sözcükle imlenen bir anlam çıkar ve bu anlama imge denir. Örneğin "Gülüş" sözcüğünün önüne bir sözcük koyarak imge üretelim: Yılan gülüş, sırtlan gülüşü, çocuk gülüşü, şeytan gülüşü, sütlü gülüş, dağların ve dorukların gülüşü...
Gecenin dudakları, gökyüzünün dudakları, uykunun dudakları, uykunun elleri
olur da duvarın elleri ve dudakları olmaz gibi ama o da şairine bağlı... “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demişler...
Anlamsız sözcük olmadığı gibi anlamsız bir imge de yoktur. Dolayısıyla anlamsız şiir de yoktur. Olamaz!

***

Şimdi, işin köküne inmek için İkinci Yeni şairlerinin yaptıkları işe dair görüşlerine başvuralım:
- Muzaffer Erdost'a göre, soyutlamaya ulaşmak için, kelimeleri anlamlarından koparmak gerekir.(11)
- İlhan Berk : “Anlam, şiirden çok nesre vergidir.”(12)
- Ece Ayhan: “Ve bülbül yemiş duta döndüler (her hal bu kez yanlış yazmazlar, geçen kezki yazımın başlığı Kaşıktan Dönenin Pilavı Kırılsın idi.”(13)
- “Ozan İlhan Berk, kendisiyle yapılan bir söyleşide,(14) dille ilgili olarak şunları söylemektedir: 'Benim hastalık kertesine varan bir yönüm var ki, o da dille yıkanmak, onunla gidip gelmektir. Böyle dillerle yıkana yıkana dil’in alanında çukurlar kurmuşumdur. Bunlara batıp çıkma beni ürkütmemiştir...' İlhan Berk, aynı konuşmada, anlamla ilgili düşüncelerini şöyle dile getiriyor: 'Anlama gelince. Doğrusu asıl savaşım onun üzerinde toplanmıştır benim. Nedendir bilmiyorum, ben anlamı şiire pek yatkın bulamam. Kimi kitaplarımda onu düşman bile bilmişimdir. Anlam, sanki benim üvey evlâdımdır. Ama şunu da söyleyeyim; sonuçta şiir şiirse, anlamlıdır'.”(15)
“Kimi ozan ve yazarların, özellikle kendileriyle yapılan konuşmalarda, slogan ve özdeyiş söyleme merakları ve konuşmayı yapanların da bunları açıklatmak için kendilerini sıkıştırmaktan kaçınmaları, yazınımızda bir yığın kargaşaya yol açmıştır” diye devam etmişim yazıya. Yazı, Yazko Edebiyat'ın Temmuz 1983 (Sayı:33) yayınlanmış. İlhan Berk 1950'lerde söylediği şeyleri 1983 yılında aynen tekrarlamış. Oysa aradan 30 yıl geçmiş, az da olsa poetikayla ilgili temel kitaplar yayınlanmış. Anlaşılan, İlhan Berk'in, R. Wellek- A. Warren'in “Yazınsal sanat yapıtı her şeyden önce anlamı içinde taşıyan bir sesler dizisinden oluşur”(16) görüşünden henüz haberi yok.
Cemal Süreya dışında İkinci Yeni şairlerinin 1950'lerde yeterli kuramsal donanımları yoktu. İlhan Berk okuduklarını tam olarak anlamıyor, anladıklarını da saptırıyordu. Durum 1980'lerde de değişmedi. Bütün kaynakları birkaç cümle, Tercüme Dergisi Şiir Özel Sayısı, Fransızca ve İngilizceden tercüme edilmiş 10-15 şiirdi. Bunca cephane kıtlığına karşın İkinci Yeni'nin ortaya çıkması şaşırtıcı bir mucizedir. Şimdi İkinci Yeni'nin 1950-1980 döneminde anlayamadığı temel kaynaklara bakalım:

Eşduyumlar (Synaisthesis)
“Rimbaud’nun Kâhinlik'le ilgili düşünceleri elbette kendi özgün düşünceleri değil, benimsediği düşünceler, kendisi doğmadan önce, Victor Hugo, Michelet, Renan, Jean Reynaud tarafından dile getirilmiş, evrenin ve yaşamın büyük yasalarıyla ilgili düşünceler. Ama Rimbaud, bu benimsediği düşüncelere katkıda bulunuyor: Şairin görevini yerine getirmesi için, kendi ruhunu işleyip geliştirmesi gerekmektedir ve bu “işleyip geliştirme”, “bütün duyuların düzeninin uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozulması'nı zorunlu kılmaktadır. Synaisthésis'ten (eşduyum) ve Baudelaire'in Les Correspondances (uyuşumlar) kuramından, daha doğrusu bu genel kuramdan yararlanan bu düşünce, Rimbaud'nun Paul Demeny'ye yazdığı ikinci Kâhin'in Mektubu'nda yer almaktadır. Ancak burada çok önemli bir çeviri sorunu var: Rimbaud “dérèglement de tous les sens” diyor. Buradaki le sens sözcüğünün iki önemli karşılığı var Türkçede: 
1. DUYU (Beş duyu: Görme koklama, dokunma, tatma ve işitme);
2. ANLAM...
Söz konusu mektubun bu sözcüğü izleyen cümleleri onun anlamının DUYU olması gerektiğini gösteriyor: Acının, sevginin, çılgınlığın bütün biçimlerinde kendini aramak. Yani şair ancak bu yaşamsal ve deneyimsel biçimleri deşerek, yenilerini bularak bilinmezi bilinir, görünmezi görünür kılabilir. Rimbaud bir anlamı, bir şeyin anlamını değil, o anlamı oluşturanı, yaşamı ve yaşamın ayrıntılarının düzenini bozmak, yenilemek ve değiştirmek istiyor. Hiç kuşkusuz o zaman anlam da değişecek. Rimbaud anlamın metinde, sözcüklerde değil, yaşamda, yaşamın görünümlerinde olduğunu düşündüğü için, nesneleri algılayan beş duyunun zorlanmasını, aralarında eşduyumlar (Synaisthesis) ve bu beş duyunun algı alanları arasında bir tür eşduyum ilişkisi önermektedir. O zaman insanın duyuları zenginleşecek ve yeni anlam alanları açılacaktır.
Bizde, özellikle İKİNCİ YENl’den itibaren le sens sözcüğü anlam olarak düşünüldüğü için işin kolayına kaçılmış, Rimbaud’nun sözcüklerin anlamını bozmak ve karıştırmak istediği sanılmıştır.(17) Bu da şiirimiz için büyük bir felaket olmuştur. Bu felaketin sonucu olarak Rimbaud’nun anlamsız şiir yazdığı sonucuna varılmış ve bazı şairler de şiirlerini bu korkunç yanılsamanın üzerine kurmuşlardır. Hiç kuşkusuz her şair isterse şiirini yanlış üzerine de kurar. Ama doğru sanılan yanlışın genç şiirimizi de etkilediğini görüp bu yanlışın düzeltilmesine çalışmamak bizlere büyük sorumluluklar yükler. Rimbaud, şiirin metinsel anlamını bozmayı değil, dünyanın, yaşamın ve anlamlarının değişmesini ve yeni şiirin bundan sonra kurulmasını öngörüyordu. Rimbaud’ya göre şair, görünüşlerin gerisindeki evrensel uyumun büyük yasalarını keşfederek KÂHİN olacaktı. Rimbaud insanlardan kopmak değil onlarla en derin anlamda iletişim kurmak istiyordu. Bu nedenle, köklü değişimleri, devrimi ve bütün yerleşik değerlerin tartışılmasını çıkar yol olarak görüyordu. Rimbaud bu evreden sonra, şiirsel söylemde, şiirsel dilde, şiirsel biçimlerde değişimler düşünmeye başladı. Bu kaygı ve gereksinimin kökeninde bilimsel düşüncenin egemenliğini kurma çabaları vardır. Rimbaud’nun esrar içerek duyularının düzenini bozmaya, onların alanlarını genişletmeye kalkışması, kendi amaçları doğrultusunda, kendi düşüncesiyle çelişmemektedir. Çünkü aslında amaçladığı eylem, bir başıbozuk, kendiliğinden ve otomatik bir eylem değil, denetim altında tutulan, yönlendirilmiş bir deneydir.”(18)
[Yunanca, syn (Birlikte) ve aisthesis (algı/his/duyum) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Ortaya çıkan synaistesia kelimesi, “birleşik his” ya da “birleşik duyum” olarak tercüme edilebilir. Kaynak olarak “hissizlik, duyu eksikliği” anlamına gelen anesthesia (anestezi) kelimesi ile aynı temele dayanmaktadır.
Bir algı modalitesi uyarıldığında birden fazla kanalda uyarılma oluşmasına verilen tıbbi isimdir. Metafor, sembolizm kelimeleri gibi, çeşitli sanat ürünlerinin tanımlanmasında kullanılan “sinestezi” kelimesinden farklı olarak bu olguyu yaşayan kişiler, kasıtsız ve sürekli olarak oluşan benzetmelerden bahsederler. Kısaca, birden fazla algı sistemi aynı nesnelere kendi yorumlarını aynı kuvvette verirler. Sinestezi sahibi insanlar, örneğin, insanları, insan olarak değil de görsel/işitsel/yazısal vb. bir nesne/olgu olarak hatırlar ve benimserler. Annesini ılık süt, kardeşini bir kedi vb. olarak gören/hatırlayan/düşünen biri gibi(19)...]
Örneğin ben kestane şekeri kokusu duyduğum zaman Paris'te Quartier Latin'i hatırlarım. Kavun ve peyaz peynir akla rakıyı getirir.
İnternette eşduyumun eşanlamlısının “empati” olduğunu okudum ki yanlıştır.

Les Correspondances (uyuşumlar):
[Dış dünyayı, dış gerçekliği duyularımız aracılığıyla algılarız. Bunun için de gerçeği olduğu gibi kavrama, anlatma olanağından yoksunuzdur. Çünkü dış dünyayı, duyularımız bize ulaştırırken değiştirir. Dış dünyadan algıladıklarımız, dış gerçekliğini kendisi değil, onlarla ilgili birtakım izlenimlerdir. Bu da kişiden kişiye değişen bir olgudur. Bu yönden Simgecilikle Romantizm arasında da bir kan bağı vardır. Her sanatçı anlattıklarına kendi beninin damgasını vurarak anlatır Romantizmde. Başka bir deyişle, ben duygusu ağır basar, şair gözlerini kendi iç dünyasına çevirir. Romantik şairlerde görülen bu özellik, bir ölçüde Simgecilerde de görülür. Ancak onlar iç dünyadan devşirdiklerini simgelerle anlatmışlardır. Açıklığa değil kapalılığa, anlatmaya değil sezdirme ve telkine yönelmişlerdir. Bu bağlamda birçok ozan hem Romantik hem de Simgeci olarak değerlendirilmiştir. Charles Baudelaire (1821-1867) bunlardan biridir. Simgecilik ve Romantizm arasında bir kan bağı oluşturur. Şiirde kendi izlenimlerine ağırlık verilmesinin yanı sıra, Simgeciliğin belirleyici özellikleri olan biçime, kapalılığa önem verme; duyguları sözcüklerin ses değeriyle sezdirme onun şiirlerinin de başat özelliğidir.
Simgecilik, nesnelerin bizde uyandırdığı izlenimleri yansıtımını ister. Bu yansıtım doğrudan olmaz. Simgeler yoluyla gerçekleşir. Bunun için Simgeci ozanlar benzetmelere, değişmeceli (mecazlı) anlatımlara, imgeli söyleyişlere ağırlık verirler. Bu büyük ölçüde yukarıdaki şiirde de görülmektedir. Sembolizm akımında da yukarıdaki parçada anlatıldığı gibi, evren bir bütün olarak görülmüş (ruhla beden, kafayla gönül, dış gerçekle iç gerçek, vb. gibi ikilikler reddedilmiş) bütün duyuların birbiriyle bağlantısı (Baudelaire’in şiirindeki gibi, karanlık ve derin bir birliğin içinde kokular, renkler ve seslerin bir biriyle söyleştiği görüşü benimsenmiş, insanın duyu ve duygularıyla (iç gerçekle) dış dünya (dış gerçek) arasındaki gizli ilişkiler ele alınmış, insanla doğanın kaynaşması üzerinde durulmuş; bu kaynaşmanın sonucu olarak, duyuların herhangi birine bağlı olan bir özellik başka bir duyuya bağlanmış; böylece acı yeşil, mor uğultu, beyaz titreyiş, siyah korku... vb. gibi yeni birtakım söyleyiş biçimlerine başvurulmuştur. (Nitekim, Baudelaire’nin adı geçen şiirinde, kokular taze çocuk tenine, flüt sesine, çayır yeşiline benzetilmiştir).
Sembolizmin öncülerinden Rimbaud’nun bir şiirinde şöyle bir dizeye rastlıyoruz: Yıldızlarımın gökte tatlı bir hışırtısı vardı. Burada sadece yıldızlar denmeyip de yıldızlarım denmesi, evrenle insanın kaynaşması anlamına gelir; ayrıca dille ilgili bulunan tatmak işi kulağa mal edilerek (tatlı hışırtı), duyular arasındaki gizli ilişki de yine Baudelaire’nin açtığı yoldan şiire sokulmuştur.» (Cevdet Kudret). Simgeleştirme, anlamında kapalılığı yeğleme, simgeci ozanları yarı aydınlık temaları seçmeye götürmüştür. Sararmış, hüzün kokan yapraklar, bir yanıp bir sönen kısık lambalar, baygın kokulu çiçekler, nehirlerin ölü suları, bilinmeyen uzak ülkelere duyulan özlem... şiirin kapısından içeri girmiştir. Simgeciliğin en önemli ozanları, başta Baudelaire ve Rimbaud’dur.(20)]
Başta İlhan Berk olmak üzere Baudelaire'i, Rimbaud'nun “Sarhoş Gemi”sini, üstgerçekçi (sürrealist) şairlerden birkaç çeviri okuyan İkinci Yeni öncüleri, Cemal Süreya'nın dediği gibi “Şiirin gelip kelimeye dayandığı”nı sandılar. Yandı gülüm keten helva! Sözcükleri rasgele yanyana getirince dünyayı, dünyanın anlamını değiştirmiş oluyorlardı. Ardından Mallarmé'nin “Şiir düşünceyle değil sözcüklerle yazılır” cümlesi bir başka bela olarak ortaya çıktı. Aslında Mallarmé, şiir yazmaya kalkışan ressam Degas'ya “Azizim Degas resim düşünceyle değil boya ile yapılır” deseydi çok daha iyi olurdu. Gerçekte, şiirde sözcükler, resimde desen ve boya düşünce ve duygunun imleri gösterenleri değil midir?
Bunca sakarlık ve cehalete karşın İkinci Yeni, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi iyi şairler çıkardı. İlhan Berk, İkinci Yeni'den de önce iyi şairdi. Cemal Süreya ve Ece Ayhan işe İkinci Yeni olarak başladılar. Edip Cansever ve Turgut Uyar, İkinci Yeni'den önce iyi şair değillerdi.(21)

Son söz
Gördüğüm öğrenim ve tanıklıklarım sayesinde İkinci Yeni serüveninden doğru yararlanmış o zamanın genç şairleriden biriyim. Öncülerin tamamı öte geçeye göçtü. Dönemin tıfıllarından Nihat Ziyalan (1936), Ülkü Tamer (1937) ve ben (1936) sıramızı beklemekteyiz.
İmge işine gelince, İkinci Yeniciler sözcükleri yerinden uğratıyor, cümleyi detormasyona uğratıyor ama yaptıklarının imge (imaj, image) yapmak olduğunu bilmiyorlardı. Yaptıkları doğal dili saptırmaktı ve doğal dil saptırılmadan yazısal söylem ortaya çıkmaz. Ben de bunları 70'lerden itibaren öğrendim.
İkinci Yeni'den sonra, özellikle 1980'den sonra gelen kuşaklar, onun sözcük ve deformasyon anlayışından, hesap kitap yapmadan, yola çıkarak amorf bir şiire ulaştılar. Bunun üzerine tamirciliğe karar verdim ve yazısal söylem konusunda, Şiir ve Gerçeklik (1985), Tabula Rasa (1992), Yazısal Söylem Üzerine (1993), Şiirde Devrim (2000) adlı, aslında üniversite hocalarının yazması gereken kitapları yazdım. Bu çalışmalara koşut olarak, modern şiirin kurucuları Aloysius Bertrand, Comte de Lautréamont ve Arthur Rimbaud'nun şiirlerini dilimize çevirdim, üçüne de tez bilimselliğini gözeten önsözler yazdım.
Babamın adı Hıdır elimden gelen budur ama bu işlere meraklıysanız adını verdiğim kitaplarımı ve şairleri okumanız gerekir gibime geliyor!...

Dipnotlar
1) Yeditepe, 1-15 Şubat 1960. Sayı: 18; Özdemir İnce, Ne Altın Ne Gümüş, Telos Yayıncılık, 1997; Doğan Kitap, 2003. S.11.
2) Şiir Sanatı
3) Kadınlar Mektebi'nin Eleştirisi
4) Türk Dili, haziran 1977, sayı: 309; Özdemir İnce, Ne Altın Ne Gümüş, Telos Yayıncılık, 1997; Doğan Kitap, 2003ş S.34.
5) Şiir ve Gerçeklik (İmge Kitabevi Yayınları, 2011) adlı kitabımda yer alan "Sözcük, Dize, Çıkmaz ve Saçlar" başlıklı yazı içinde (s.197)
6) Oktay Rifat, Perçemli Sokak. Yeditepe Yyayınları. 1956.S.7-8
7) Oktay Rıfat, ‘image’ kavramını ‘imge’ bağlamında değil, en alt düzeyde ‘gö­rüntü' olarak algılıyor. Perçemli Sokak önsözüyle Türk şiirine müdahale et­mek isteyen bir ozanın 1956 yılında şiirsel imgenin ne anlama geldiğini bilme­si gerekirdi. Oktay Rifat, Andre Breton’un ve öteki üstgerçekçilerin kitap ve yazılarını, Rimbaud’nun G. Izambard ve P. Demeny’ye yazdığı, ‘Kâhinin Mektupları' olarak bilinen o iki ünlü mektubu okumamış mıydı acaba? (Ö.î.)
8) Sürrealist
9) Avner Zis, "Estetiğin Temel Kategorisi: İmge", Yazko Çeviri, 1982, Sayı: 5. ; Avnı Zis, Foundations of marxist aesthetics, Progress Publishers, Moscow 1977, s.74-80.
10) R. Wellek - A. Warren, Yazın Kuramı, Altın Kitaplar Yayınevi, s. 251.
11) Ferhat Korkmaz, İkinci Yeni Limanı Pazar Postası, Ankara, 2010. s.44
12) Age. s.65
13) Age. s.88
14) Yazko Edebiyat, Sayı:32
15) Özdemir İnce,Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 4.basım, 2011, S.103
16) Yazı Kuramı, s.209
17) İlhan Berk'in öncülüğünde.
18) Özdemir İnce, Arthur Rimbaud, Ben Bir Başkasıdır, İmge Yayınları, 2015, s.27. (İlk basım: Can Yayınları, 1991).
19) Vikipedi
20) Emin Özdemir, Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, Remzi Kitabevi
21) Özdemir İnce, Tabula Rasa, İmge Yayınevi, 3. basım, 2011. "Şiirin Dört Atlısı" bölümünü okuyun.

Özdemir İNCE

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.